Bilindiği üzere her yıl 18 Mart’ta yurdumuzda Çanakkale Deniz Zaferi ve Şehitleri Anma Günü etkinlikleri kapsamında törenler yapılmaktadır.

18-Mart-Şehitler-Günü-ve-19-Eylül-يوم الشهيد-عمران-ترك-omrantrk-Gaziler-Günü

18 Mart Şehitler Günü ve 19 Eylül Gaziler Günü’nde Yapılacak Törenler Hakkında Yönetmelik 24.08.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olup, 18 Mart’ta Şehitler Günü, 19 Eylül’de de Gaziler Günü adıyla anma törenleri düzenlenmektedir.

O halde şehit ve gazi kelimelerinin anlamları üzerinde durmakta fayda vardır:

Şehit : 1- Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse. 2-Din yolunda canını veren kimse anlamlarına gelir.

Şehitlik, Allah katında peygamberlikten sonra en yüksek mertebedir. Şehitler, Allah’ın sevgili kullarıdır. Cennette onlar için sonsuz nimetler hazırlanmıştır. Arapça, tanık anlamına gelen şehit, Allah’a ya da kutsal saydığı değerlere tanıklık etmek ülküsüyle can veren kişidir. Kur’an, Allah yolunda öldürülenlerin, Allah’ın bağışını ve merhametini kazandıklarını bildirir.

Sakın Allah katında öldürülenleri ölüler sanma. Doğrusu onlar Rableri katında diridirler.
Cennet meyvelerinden rızıklanırlar. (Al-i İmran Suresi:169-170)

Buna göre şehitler ölü sayılmamalıdır, onlar diridir; yaptıkları boşa çıkarılmayacak ve dünyada kendilerine tanımlanan cennete konulacaklardır.

Müslümanları, düşmanlarına üstün kılan en mühim esaslardan biri “Ölürsem şehidim, kalırsam gazi” inancıdır. Bu durum ayette iki güzelden biri şeklinde ifade edilmiştir. (Tevbe Sûresi, 52) Yani, mü’min için savaşta iki güzel neticeden biri vardır: Ya galip gelecek, ya şehit olacaktır.

Gazi : 1. Düşmanla savaşan veya savaş yapmış kimse. 2. Savaştan sağ ve zafer kazanmış olarak dönen kimse anlamlarına gelir.

Araştırmacı  yazar Vecdi Murat SOYDAN ÇANAKKALE DESTANINI NASIL KALEME ALMIŞ OKURKEN HEM GURURLANACAK HEMDE AĞLAYACAKSINIZ

ÇANAKKALE DESTANI

03 Kasım 1914 -18 Mart 1915 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı’nda cereyan eden bir seri deniz savaşlarıyla Gelibolu Yarımadası’nda 25 Nisan 1915 – 8/9 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılan kara savaşları, Türk tarihinin en şerefli sayfalarını dolduran birer zafer destanıdır. Altı asır dünyaya nizam veren bu millet bitap düşmüştü. Trablusgarp’tan, Balkanlar’dan çekilmiştik.

Batılı; “Başka milletlerin, müdafaadan ümidi kestiği anda, Türk milletinin taarruzu başlar!” diyor. İşte Çanakkale savaşları, bunun destanıdır.

Bu destanda; cephaneliğin infilak etmesiyle gözlerinden olan Memiş’in; komutanın: “Vah evladım vah! Gözlerinden mi oldun?” demesine karşılık: “Üzülme paşam, üzülme! Bu gözler göreceğini gördükten sonra bu hale geldi!” şeklindeki cevabı vardır.

Bu destanda; Fransız zırhlısı Büve’nin 610 mürettebatının denize saçıldığı anda; İngiliz zırhlısı Oşin’ın, sudaki karıncalar gibi çabalayan düşman askerlerini toplaması için ateş kesen Türk topçusunun civanmertliği vardır.
Bu destanda; yolunu şaşırıp, merkebiyle düşman içine düşen, dipçik darbeleri altında mendilini çıkarıp: “Beni komutanınıza götürün!” diyerek, Anzak komutanı karşısında da : “Bizim komutanın size selamı var! Bunlar düşman amma deniz suyu da içemezler! Size tatlı su yolladı!” hilesini yapıp mukabilinde çikolata, konserve alarak birliğine dönen, kıvrak Türk zekasının sembolü olan Saka Hüseyin’ler vardır.

Bu destanda; birkaç kalas, birkaç metre halat ve 30 yardımcısıyla 35,5 santim çapındaki 100 tonluk topu Çimenlik kalesi burçlarından indirip Hamidiye tabyalarına nakleden 65’ini geçmiş imalat-ı harbiye ustası Ramazan Ağa’lar vardır.

Bu destanda Rumeli Mecidiyesi tabyasında 20 dakikalık baygınlıktan sonra 276 kilogramlık üç mermiyi peyderpey atıp İngilizlerin Oşin Zırhlısı’na boğazı dar eden ; Cevat Paşa’nın “Dile benden ne dilersen evladım.” demesine karşılık “Bir şey istemem kumandanım.” diyen, Paşanın ısrarıyla “Tek tayınla doymuyorum komutanım.” deyip çift tayın alan; fakat bir süre sonra “Herkes tek tayın yerken bu ikinci tayın boğazımdan geçmiyor.” diyerek kendi isteğinden feragat edip, tayını reddeden “Koca Seyid’ler vardır.

Bu destanda; cephanesi bitmiş geri çekilen askerlere; “Düşmandan kaçılmaz! Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!” diyen Anafartalar, Conkbayırı muharebelerinin kahramanı Mustafa Kemal vardır.

Ve yine bu destanda, Atatürk’ün Nutuk’ta anlattığı:

“Siperler arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak. Birinci siperdekiler hiçbiri kurtulmamacasına kamilen düşüyor. İkinciler onların yerine geçiyor. Fakat, ne kadar gıpta edilecek bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir korku ve endişe göstermiyor, sarsılmak yok. Okuma bilenlerin elinde Kur’an-ı Kerim cennete gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet getirerek yürüyorlar. Emin olunuz ki, Çanakkale Savaşları’nı kazanan bu yüksek ruhtur.” dediği bu ruhu taşıyan Anadolu yiğitleri vardır.

Çanakkale Savaşları 8,5 ay sürmüştür. Türk ordusunun karşı koymasıyla Çanakkale, Irak, Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri, batıdaki ana cephelerinden uzak tutulmuş oldu. Savaşlar iki taraf için de büyük kayıplara sebep oldu. İtilâf devletleri, Çanakkale’ye önce 70.000 kişi göndermişlerdi. Sonradan bu kuvvet 500.000 kişiye çıkarıldı. Bunun 400.000’i İngiliz, 79.000’i Fransız ordusundandı. İngilizlerin kaybı 115.000’i ölü, yaralı, esir ve memleketine gönderilen; 90.000’i hasta olmak üzere 205.000 idi. Fransızların kaybı 47.000 idi.

Genel Kurmay Başkanlığı Askeri Tarih Stratejik Etütler Daire Başkanlığı verilerine göre kaybımız şu şekildeydi:

Şehit: 55.127
Hastanede Şehit Düşen: 21.498
Toplam Şehit: 76.625
Yaralı: 100.177
Kayıp: 10.067
Hava Değişimi: 64.440
Toplam Zayiat: 251.309 ‘dur.

Çanakkale Savaşları, maneviyatın maddiyatı yendiği yer olma özelliği ile dünya tarihi üzerinde de büyük etkilere neden olmuş, asırlardır avrupalılar tarafından sömürülen ülkelerin bağımsızlık fikrinin kuvvetlenmesine yardımcı olmuştur. Çanakkale Zaferi, Türk milletinin kaderini olumlu yönde değiştirmekle kalmayıp, dünya milletlerinin düşünce yapısının değişimine de büyük etki etmiştir.

Çanakkale Zaferi, hiç kuşkusuz sonuçları itibarıyla tarihin akışını ve her şeyden önemlisi Türk ulusunun kaderini değiştiren çok önemli bir başarıdır. Çanakkale Zaferi, vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı söz konusu olduğunda, Türk milletinin neleri başarabileceğinin en güzel kanıtıdır. Tarihte eşine az rastlanır çok uluslu bir güce kanları ve canları pahasına dur diyen ve tüm dünyaya “Çanakkale geçilmez” dedirten büyük Türk milleti ve onun bağrından çıkan kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri, dün Çanakkale’de olduğu gibi, bugün de Çanakkale muharebelerini kazandıran yüksek ruha sahip olarak, ülkesine ve milletine yönelik her türlü tehdit ve tecavüzü bertaraf edebilecek güç ve kararlılıktadır.

Çanakkale Savaşları tarihin dönüm noktalarından birisidir. Hele ki, Seyid Onbaşı’nın 215 okkalık (275 kg) gülleyi bir başına kaldırıp, ağzına sürdüğü topla Ocean zırhlı gemisini boğazın kanlı sularına gömmesi, Çanakkale Savaşı’nın dönüm noktasıdır. İkindi çayını İstanbul’da içeceklerini düşünen haçlı zihniyeti, aylarca süren göğüs göğüse mücadeleden sonuç alamayınca, denizden Gelibolu sahilindeki topçu bataryalarını yıkarak ilerlemeyi düşünüyordu. Fakat bu hamleyi yaparken Seyid Onbaşı’yı hesaba katmamışlardı. Düşman saldırısı sırasında kısa bir süre baygınlık geçiren Koca Seyid, kendine geldiği zaman, etrafındaki bütün askerlerin şehit düştüğünü gördü. Düşman donanmasının boğazı geçmek üzere olduğunu görünce kendini toparladı ve tarif edilemez bir kuvvetle, top güllesini sırtladı. Daha önce top mermisi kullanmayan Koca Seyid’in ilk iki hamlesi boşa gitti ama üçüncü top, Ocean zırhlısını delip geçmeye ve düşman askerlerinin, karşılarında koca bir ordu durduğuna inanıp kaçışmalarına yetti. Tek başına koca ordu kadar korku saçan Koca Seyid’in bu kahramanlığı dillere destan oldu. Seyid Onbaşı, savaşın ardından Balıkesir’deki köyüne döndü ve burada mütevazı bir hayat yaşadı. Ömrünün sonuna kadar bir fabrikada hamallık yapan, devletin vermek istediği maaşı kabul etmeyen Seyid Onbaşı, 1939 yılında zatürreden öldüğünde, geriye, mertlik, iyilik bıraktı. Havran ilçesindeki Çamlık Köyü’nün adı, artık Kocaseyit Köyü.

Koca Seyid’in madalyası bile yoktu. O da “Müracaat et, sana madalya versinler, maaş bağlasınlar” diyenlere, “Biz madalya için, maaş için dövüşmedik. Ya şehid olacağız ya gazi dedik. Ücretini Cenab-ı Allah’tan bekledik ve rabbim bize gazilik rütbesini nasib etti” demiştir.

1939 yılının Aralık ayında vefat eden Koca Seyit geride maddî hiç bir servet bırakmamıştı. Madde bakımından belki dünyanın en fakir insanıydı, fakat, şanlı tarihe mal olan şanlı hatıralar bırakmıştı.

Aşağıdaki hatıra Seyid Onbaşı ile Atatürk arasında geçmektedir :

Çanakkale Savaşları biteli 21 yıl olmuştur. Havran’a gelen Atatürk Kaymakam ve hazır bulunanlara Koca Seyid’i tanıyıp tanımadıklarını sorar. Üzüntüyle tanımadıklarını görür ve “Bana, o yiğidi bulup getirin. Sizi, onunla tanıştırmak istiyorum. Yaptığınız, milletin kahramanlarına vefasızlıktır. Kendisini tanıyın ki, bu topraklar üzerinde yaşamanın bir bedeli olduğunu bilesiniz.”der. Koca Seyid’i bulurlar, Havran’a getirirler, traş ettirirler, nahiye müdürünün elbiselerini giydirirler ve Atatürk’ün karşısına çıkartırlar. Atatürk “Koca Seyid bu elbise sana çok yakışmış, nereden satın aldın?” diye sorunca Koca Seyid, “Paşam, geldiğinizi haber verdiler, çok sevindim, beni arattığınızı duyunca dünyalar benim oldu. Bana bu elbiseyi giydirdiler. Kaymakam bey öyle uygun gördü.” diyerek cevaplar. Bunun üzerine Atatürk orada bulunanlara; “Siz vatan için, millet için, namusu için canını ortaya koyan böyle insanları bu kadar mı tanıyorsunuz? Eğer siz onları tanımazsanız geleceğinizi göremezsiniz. Hedeflerinizi bilemezsiniz.” diye sitem eder.

Çanakkale Savaşları’nı benzersiz kılan, işgalci devletlerin dönemin en muazzam savaş gemileri ve binlerce askeri ile boğazı kuşatıp arsızca saldırması değil, gökten yağmur gibi yağan ateşe göğsünü siper eden aziz Mehmetçik’tir.

Çanakkale’yi Çanakkale yapan, bitmek tükenmek bilmeyen düşman mermilerinin sesi değil, yaralı düşman askerini sırtına alarak onu düşman mevzisine kadar götürerek, işgalci askerlere insanlık dersi veren kahraman Mehmetçik’tir.

Mehmetçik ismi nereden geliyor, hiç düşündünüz mü?

Türk ordusunun kahraman askerine unvan olarak verilen “Mehmetçik” simgesinin kökeni İslamiyet öncesi Türk medeniyetine kadar uzanmaktadır. Atalarımız daha Orta Asya’dayken belirli eşyaları, cisimleri ve şekilleri belirli manalara simge yapmışlardır. Mesela, “ok” Tanrı’ya bağlılığın, “yay” da bu bağlılığın cihana yayılmasının simgesiydi. Keza davulun, tuğun devlet şeklinde değişik anlamları vardı. Doğal olarak Türk ordusu içerisinde görev yapan askerler için de bir simge geliştirilmişti. Bu dönemde Türk ordusu içerisinde görev yapan askerlere alp, alp er, alperen vb. unvanlar verilmekte idi. Bu unvanların verilmesinin temel nedeni askeri kişiliğin bir kişiye ait olmaması, tüm ulusu temsil etmesi nedeniyle olmuştur.

İslamiyet sonrası Türk ulusunun oluşturduğu devletler içerisindeki ordularda görev alan askerlere Mehmetçik unvanının verilmesi görülmeye başlanmıştır. Bu durumun gerekçesi ise şu şekilde ortaya konmaktadır: İslam dini benimsendikten sonra uluslar üzerinde özellikle bu dinin peygamberi olan Hz. Muhammed’e (s.a.v.) karşı bir hayranlık oluşmuştu. Oluşan bu hayranlık üzerine insanlar doğan erkek çocuklarının birçoğuna Mehemmed ismini vermişlerdir. Bu isim daha sonra Mehmet şekline dönüşecektir. Mehmet isminin kullanımı günümüzde de yaygın şekilde görülmektedir. Özellikle kırsal kesimde yaşayan insanlarımızın bir çoğu doğan erkek çocuklarına Mehmet ismini koymaktadırlar.

Mehmet isminin kullanım alanının bu kadar geniş olması sonucunda zamanla askere giden erkek evlatlar için söylenen bir deyim haline dönüşmüştür. Tüm Türkiye’de bu şekilde anılan askerlerimizin bu adı alması zaten cesaret ve kahramanlığının sonucu olmuştur. Bütünü kahraman olan bir milletin fertlerini ismen ayırt etmek, kahramanlıklarını sayabilmek ise imkansızdır. İşte onların hepsini bir tek adla bağrına basmak için Türk milleti, adları ayırt edilemeyen evlatlarının hepsine birden bir sevgi, kendisini savaş alanlarında tanıyan düşmanları ise bir saygı nişanesi olarak Mehmetçik demiştir. Mehmetçik bütün Türk ordusunun simgesidir. Mehmetçik bir isim değil bir fikirdir, bir amaçtır.

Mehmet isimli şiirimde bu konuyu şu şekilde açıklamıştım:

MEHMET

“Baba” dedi çocuk,
“Benim adım neden Mehmet?”
“Dedenin adından gelir.” dedi adam.
“Askerlere, neden Mehmetçik derler?“ dedi çocuk.
“Her Türk doğuştan askerdir,
Asker ocağı ise, Peygamber ocağıdır,
Aslı ise, Muhammed’dir Mehmet’in.“ dedi adam.
“Ben büyüyünce asker olacağım,
Düşmana kurşun sıkacağım.” dedi çocuk.
Büyüdü zamanla o küçük çocuk.
Mürüvvetini, ben ölmeden göreyim.“ dedi annesi.
Ondokuzunda evlendirdi Mehmet’ini.
Bebeleri daha doğmadan asker oldu çocuk.
Düşmanla çarpıştı, yiğitçe savaştı,
Alçakça pusuya düşürüldü.
“Mehmet şehit oldu.” dediler.
“Şehitler ölmez! vatan bölünmez! ”dedi babası.
“Vatan sağ olsun!” dedi annesi.
Mehmet’in bir oğlu oldu,
Hatırasını yaşatmak için ismini “Mehmet” koydular.
Büyüdü zamanla o küçük çocuk.
“Dede.” dedi çocuk,
“Benim adım neden Mehmet?”
“Çünkü deden gazi,
Baban şehit,
Aç ellerini semaya
Dua et.
En kutsal emanet,
Vatan!
Vatan cennet ise
Adın ile cennet.
Senin adın bunun için Mehmet!” dedi dedesi.

Vecdi Murat SOYDAN

YABANCI ASKERLERİN ANLATIMI İLE ÇANAKKALE

O günleri yaşamış düşman askerlerinin anlatımıyla Çanakkale izlenimleri :

“Bayraklar dalgalanıyor, borular öttürülüyor ve dalgalar halinde üzerimize geliyorlardı. Ben makinalı tüfeği sabitleştirdim ve oturduğum yerde namluyu öne ve arkaya çevirerek ateş ediyordum. Nişan almıyordum ama ıskalamak olanaksızdı. İki yüz metre bile yoktu aramızda. Çok kalabalıklar ve arazinin kayalık olması nedeniyle yayılamıyorlardı. Bir açıklıktan geliyorlardı üzerimize. Biz bu uçtaydık ve onlar da öteki uçtan geliyorlardı. Ben ateş ediyordum, iki numaram mermi şeridini tutuyor ve kutudan yeni şeritler çıkartıyordu. Diğerleri tüfekleriyle ateş ediyorlardı. Ateşin etkisini göremiyorduk, sanki büyük bir nesneye ateş eder gibiydik. Tek tek insanlar yoktu karşınızda. Her şey birden sona erdi ve birden önümüzde kimse kalmadı…”

“Avrupa’da hiçbir asker yoktur ki -bu ifadenin altını çiziyorum- Türklerle mukayese edilebilsin. Almanların müdafaada gayet iyi oldukları kabul olunabilir. Fakat siperlerde onlar dahi Türklerle kıyas edilemez. Misal olarak Gelibolu’yu zikretmek isterim. Orada bizim gemi ateşlerimizle büyük zayiata uğrayan kıtalar, Türk olmasalardı yerlerinde kalamaz ve derhal değiştirilirlerdi. Halbuki Türkler bütün muharebe müddetince yerlerinde kaldılar.”

“Türklerin içinde iriyarı biri vardı, neredeyse iki metrenin üstünde olmalıydı, bizimki de en az onun kadar iriydi. Sanırım prestij için iri adamlarını seçmişlerdi. İkisinde de beyaz bayraklar vardı. Ve ortada duruyorlardı. Ben ölüleri gömenlerden biri değildim ama siperin kenarına oturdum ve bir süre sonra yanlarına gidip Türk’e sığır kavurması ikram ettim. Gülümsedi, çok sevinmiş göründü ve o da bana ipe dizilmiş incir verdi. Jacko adını verdiğimiz Türk askerlerinden ben de, bizimkilerin hepsi de pek hoşlanmıştık. Onun için kötü bir söz söylendiğini duymadım, temiz dövüşürlerdi ve dünyanın en cesur insanlarıydı. En yoğun ateş karşısında bile durmazlardı, adeta fanatik insanlardı. Onlarla ateşkeste karşılaştığımızda çok esaslı insanlar oldukları sonucuna vardık….”

KENDİ CENAZE NAMAZINI KILAN ŞEHİTLER

Kirte muharebeleri sırasında bölükler arka siperlerde hücum sıralarını beklemektedirler. Tüm askerler süngü takmış siperlerden fırlamaya hazır. Sinirler gergin. Bütün dudaklar kıpır kıpır dualar okunuyor, Kelime-i Şahadet getiriliyor. Süre uzuyor. Yüzbaşı erlere sesleniyor… “Yavrularım… Aslanlarım… Biraz sonra Cenab-ı Rabbül Âlem’in huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim… Haydi! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp, hep beraber teyemmüm edelim…” Teyemmüm edilir. Bekleme devam etmektedir. Biraz sonra Yüzbaşı; “Çocuklarım.Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz. Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyorlar. Hem onlar için, hem de vakit varken kendi cenaze namazımızı kılalım.KÂBE karşımızda…” Arkadan Of’lu Ali Çavuş bağırır. “ER KİŞİ NİYETİNE!…” O gün yapılan hücumda, kendi cenaze namazını kılan pek az kişi sağ kalabilmişti. Onlar Allah’a verdikleri sözü tuttular.

BİR MECİT

Kocadere Köyü’nde kurulan sargı yerine getirilen yaralılardan yarası oldukça ağır olan Lâpseki’nin Beybaş Köyü’nden Halit, komutanın elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşmasına rağmen tane tane kelimeler dökülür dudaklarından:

“Ölme ihtimalim çok fazla. Bir pusula yazdım. Arkadaşıma ulaştırın.” Tekrar derin derin nefes alır, defalarca yutkunur ve devam eder,
“Ben… Ben, köylüm Lâpseki’li İbrahim Onbaşı’dan bir mecit borç aldıydım. Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.” ve son nefesini verir.

Aradan fazla zaman geçmez, sürekli gelen yaralılardan şehit olanların üzerlerinden çıkartılarak komutana ulaştırılan künyeler, eşyalar ve mektuplar arasından çıkan bir pusulada şunlar yazmaktadır:

“Ben Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil’e bir mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim.”

ŞEHİT YARBAY HASAN BEY

Fransız ölüleri arasında bir kıpırtı gördü, oraya yöneldi. Yerde yatan bir Fransız neferinin üzerine eğilerek omzundan tutup çevirdiğinde Fransız elindeki kasaturayı Yarbay Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Göğsü kan içinde kalan Yarbay Hasan Bey’in “Allah şahidim olsun ki Fransız’a kötü bir niyetle yaklaşmadım.” dediği duyuldu. Alay imamı başında Kuran okumaya başladı. 7-8 ayet okumuştu ki Yarbay Hasan Bey; “İmam Efendi, La Havle Vela Kuvvete İlla Billahi Aliyyil Azim duasını 33 kere okuyunuz.” dedi ve duayı kendisinde tekrar ettikten sonra “Beni ayağa kaldırınız.” dedi. Tabur komutanları ayağa kaldırdıklarında, “La İlahe İllallah Muhammedün Resulallah.” dedi. İleriye bakarken yüzünde bir tebessüm belirdi ve yüksek sesle “NİÇİN ZAHMET BUYURDUNUZ YA RESULALLAH!” diyerek ruhunu teslim etti.

BİLİYOR MUYDUNUZ?

– Sultan Abdülhamid’in olayları kırk yıl önceden görerek Çanakkale’deki tabyaları güçlendirdiğini ve elden geçirdiğini, bazı yeni tabyaları inşa ettirdiğini, onun yaptığı çalışmaların belki de savaşın seyrini değiştirdiğini,

– Avustralya’nın ve Yeni Zelanda’nın gençlerinin “Avrupa’yı Almanlardan kurtarmak ve Avrupa’nın özgür kalmasını sağlamak” propagandasıyla toplandığını, bu gençlerin daha önce Gelibolu denilen yerin adını bile duymadıklarını,

– İngilizlerin sabah saatlerinde girdikleri boğazı ellerini kollarını sallayarak, canlarının istediği her yeri bombalayarak geçebileceklerini zannettiklerini, akşam beş çayını Marmara Denizi’nin ortasında içmeyi planladıklarını, İstanbul üzerine bahisler kurduklarını,

– Osmanlı Devletinin elinde sadece 26 deniz mayını kaldığını, Nusret Mayın Gemisi’nin kaptanı Tophaneli Hakkı Binbaşı’nın mayınları nereye ve ne zaman bırakması gerektiğinin bir gece önce rüyasında bir yüce kişi tarafından kendisine bildirildiğini, bu mayınların hiç akla gelmeyecek biçimde Ertuğrul Koyu’nda kıyıya paralel olarak döküldüğünü, İngilizlerin boğazı defalarca dikine kontrol etmelerine rağmen bu mayınları tespit edemediklerini çünkü bu mayınların son mayın kontrolünden sonra sabaha karşı bırakıldığını,

– İngilizlerin 18 Mart faciasının suçlusu olarak mayın taramacıları sorumlu tuttuğunu, hepsinin kurşuna dizdirildiğini, savaş bittikten yıllar sonra her iki ordu arşivleri açıklanıp gerçekler öğrenilince bu askerlerin ailelerinden özür dilendiğini, tazminat ödendiğini, iade-i itibar yapıldığını ve şerefli birer asker olarak öldüklerini ilan ettiklerini,

– Mısırda toplanan askerlerin kayıtlarını tutan bir katibin sürekli “Australia and New Zealand Army Company/Avustralya ve Yeni Zelanda Ordu Birliği” yazmaktan sıkıldığını pratik bir çözüm olarak bu kelimelerin baş harflerini alarak ANZAC kısaltmasını bulduğunu, bu kısaltmanın dünya tarihine geçtiğini,

– Çıkarma beklenmediği için küçük bir takımdan başka hiçbir askeri birliğin bulunmadığı koya çıkan 4.000 İngiliz askerine Yahya Çavuş ve arkadaşlarının eski tip piyade tüfekleriyle 18 saat boyunca karşı koyduğunu, mermi israfı yapmamak için asla tek dolaşan hedeflere ateş edilmediğini, neredeyse hiç bir mermi israfının yapılmadığını, düşman askerlerinin orada çakılı kaldığını, bir santimetre ilerleyemediklerini, takım komutanlarının üstlerine telsizlerinden verdikleri raporlarda karşılarında kalabalık bir makineli tüfek birliğinin bulunduğunu bildirdiklerini, dışarıdaki kıyımı gören İngiliz askerlerinin çıkmak istemediklerini bunun üzerine komutanlarının onlara arkalarında ateş ederek zorla savaşmaya gönderdiklerini, havadan savaşın seyrini takip etmekle görevli bir İngiliz pırpır uçağının pilotunun kıyıdan 50 metre açığa kadar denizin kıpkırmızı kan ile dolduğunu gördüğünü, bunun hayatında gördüğü en korkunç şey olduğunu söylediğini,

– Savaş istatistiklerine göre bir m2′ye 6.000 mermi düştüğünü, bu oranın dünya savaş tarihinin en yüksek oranı olduğunu, havada iki merminin çarpışma ihtimalinin 600 milyonda bir olduğunu, bu çarpışan mermilerden Çanakkale’de onlarca bulunduğunu, savaş gazilerinin “Cehennem diye bir yer vardır,biz orayı gördük.” dediklerini,

– Galatasaray Sultanisi (Lisesi) öğrencilerinin okul sıralarını bırakarak cepheye koştuklarını, 15-16 yaşlarındaki bu fidanların hepsinin tek bir saldırıda İngiliz makinelisi ile biçildiğini, olayı gören bir Türk askerinin yıllarca ağzını bıçak açmadığını ve ne zaman Çanakkale’den bahsedilse hüngür hüngür ağladığını,

– Darü’l Fünun’un tüm son sınıf öğrencileri şehit olduğu için o sene hiç mezun vermediğini,

– Gömülemeyen ölülerin on binleri bulduğunu, ortalığın kokudan ve sineklerden geçilmediği, domuzun bile yaşamayacağı şartlarda askerlerin savaştığını, ilk ateşkesin dostluk gösterisi değil, şartların her iki taraf için de artık kaldırılamayacak kadar ağırlaştığı için zorunlu olarak alındığını, iki tarafın askerlerinin o gün arkadaşlık yaptıklarını, birbirlerine sigara, yiyecek ve tespih, yüzük, rütbe gibi ufak tefek hediyeler verdiklerini, bu manzarayı gören bir Türk subayının “gören insanın zalimleşeceğini, bir zalimin de insanlaşacağını” ifade ettiğini,

– Ortalığı basan sinekler yüzünden hiçbir yiyecek maddesinin birkaç tane sinek yutmadan yenilemeyeceğini, salgın hastalıkların da savaş kadar can aldığını, Çanakkale Savaşları’nda daha önce hiç bilinmeyen zeka ürünü hileler ve aldatmacalara başvurulduğunu, Türklerin soba borularından top bataryaları yaptığını ve bu şaşırtmacanın işimize çok yaradığını, askerlerin tahta düzenekler yaparak siperden hiç çıkmadan tüfek atışı yapabildiklerini, bomba fırlatan düzenekler yapıldığını, İngilizlerin Türk topçusunu yanıltmak ve zaten az olan mühimmatı boşa harcatmak için tahtadan kocaman gemiler inşa edip yüzdürdüklerini, toprağın altında bile savaş olduğunu, her iki tarafın tüneller açarak düşman siperlerinin altına kadar gelip patlayıcı yerleştirdiklerini, bu şekilde iki tarafın da çok kayıp verdiğini,

– Çanakkale seferinin son direnişinin ileride vatanı bir kere daha kurtaracak ve cumhuriyeti kuracak olan genç liderimizi tüm dünyaya tanıttığını, müslüman ülkelerde Mustafa Kemal’in kahraman ilan edildiğini, kartpostallarının ve posterlerinin kapış kapış satıldığını,

– Çanakkale’de doktorların askerlerden daha çok yorulduğunu, binlerce yaralıyla ilgilenmek zorunda kaldıklarını, ümitsiz vakalarla hiç ilgilenilmediğini ve kurtulma şansı olanlara öncelik verildiğini, bir Türk doktoruna kendi oğlunun yaralı olarak getirildiğini, “Kurtulma şansı yok.” diye oğlunu tedavi etmediğini, hemen bir sonraki yaralıyı istediğini, yaralılardan ancak ertesi gün başını alabildiğini ve o zaman da oğlunun mezarına gidebildiğini,

– Savaşta Türk ordusunun tek bir pırpır uçağı olduğunu, bu uçağın arada sırada askere moral vermek için uçtuğunu, bu uçağın tüm birliklerimizin sevgilisi olduğunu ve ona “Tek Kuyruk” adını taktıklarını,

– Savaşın özellikle sonlarına doğru ordunun istihkakları azalttığını, askere günde sadece yarım ekmek verilebildiğini, bu ekmeğin de taş gibi kuru olduğunu, açlık içinde siperlerde yaşayan Mehmetçiklerin ayakkabı köselelerini kaynatıp çorba niyetine içmeye çalıştıklarını,

Medeniyetin öncüsü İngilizlerin beyaz bayrak sallayan Türk askerlerini kurşuna dizdiğini, esir askerlerimizi tahta barakalara doldurarak diri diri yaktıklarını, esir alınan aç Türk esirlere maymunlara fıstık atar gibi yiyecek kırıntıları atarak eğlendiklerini, Türk askerinin savaşta silahsız düşman askerini öldürmediklerini hayretle gördüklerini, bu sayede çok sayıda İngiliz ve Anzak’ın ölümden döndüğünü
biliyor muydunuz?

Kutsal vatan topraklarımızı canları pahasına koruyarak şehitlik onuruna erişen aziz şehitlerimizi minnet ve şükranla anıyoruz.

Ne mutlu Türk’üm diyene!

Compare listings

Karşılaştırmak
Ara
Price Range From To